Sabahattin Ali
Oyun: Sabahattin Ali
Yazan: Tuncer Cücenoğlu
SABAHATTİN ALİ
(Sanki bir gazeteciyle söyleşir gibi) Evlendiklerinde babam otuz, annem ondört
yaşındaymış.. Yani babam annemden onaltı yaş daha büyükmüş.. Ailenin ilk erkek çocuğu
olarak Eğridere’de doğmuşum.. Çocuklara verilen adlar genellikle babaların siyasal
eğilimlerini belirleyecek ipuçlarını da taşır içlerinde... Adımı neden Sabahattin koymuş
babam, biliyor musunuz? Çünkü babam Prens Sabahattin’in düşüncelerine değer veren bir
adamdı... Onunla tanışmak onuruna sahip olduğunu söylerdi hep... Diğer erkek kardeşimin
adı da Fikret’tir... O da babamın hayranlık duyduğu şair Tevfik Fikret’ten almıştır adını..
Yani babam edebiyatı seven, özgür düşünceli bir subaydı.. Jön Türkleri tutardı..
O günün deyimiyle “Hürriyetçi”ydi.. Tevfik Fikret’in şiirlerini, özellikle “Sis” i
ezbere bilir, her yerde okurdu.. (Babası gibi )
Sarmış yine ufuklarını bir inatçı duman,
Bir ak karanlıktır gittikçe artan.
Baskısı altında silinmiş gibi cisimler,
Bir tozlu yoğunluktan oluşmuş gibi resimler,
Bir tozlu ve ürkünç yoğunluk ki bakışlar
Dikkatle giremez derinliğine, korkar!
Sana layık bu derin, karanlık örtü,
Layık bu örtünme sana, ey zulümler mülkü!..
Ey zulümler alanı, evet ey parlak sahne.
...
Ey sonu gelmeyen kuyruklu yalan,
Ey mahkemelerden durmadan sürülen hak;
Ey kuruntu ve kuşkuyla duygusunu yitiren,
Vicdanlara kadar uzanan meraklı kulak;
Ey dinlenme korkusuyla kilitlenmiş ağızlar...
Erdem ve utancın unutulmuş yüzü...
Korku yüküyle iki büklüm gezmeye alışmış koca ünlü toplum...
Ey önüne eğilmiş baş.. Alnı pak ama iğrenç.
Ey kimsesiz başıboş çocuklar...
İkiyüzlü gülüşler...
Örtün evet ey facia... Örtün evet ey kent;
Örtün ve sonsuza dek uyu, ey dünya orospusu...”
Serveti Fünun, Şahbal ve İçtihat gibi dergileri okurdu babam... İlkokula gitmeden bir yıl önce
bana okuma yazmayı öğrettiğinden beri, o dergilerin hemen bütün sayılarını biriktirdiğini
görmüşümdür kitaplığında... Müzikle de ilgilenirdi... Mandolin ve flüt çalardı. Çok yönlü
bir adamdı anlayacağınız... Annem Hüsniye güzel ve gösterişli bir kadındı.. Giyimine
düşkündü, süslenmeyi severdi.. Roman okurdu durmadan... Ama kavga ederdi babamla
hep... Babama güler yüz göstermezdi hiç... Nedenini anlayamadığım bir saldırganlık
içindeydi babama karşı.. Sürekli olay çıkartırdı evde... Küçük kardeşim Fikret’i benden daha
çok severdi... Şımartırdı onu... Yedi yaşıma basınca İstanbul’da ilkokula başladım.. Ama
ailem Çanakkale’ye gidince öğrenimim orada sürdü... Çanakkale’de boğazda bir ev
kiralamıştı babam... Ancak Birinci Dünya Savaşı nedeniyle okul ansızın kapanıverdi..
Çünkü öğretmen kalmamıştı okulda.. Pek uzun sürmedi bu durum, öbür subayların da
yardımıyla yeniden açıldı okul. Subaylar öğretmenlikleri paylaşmışlardı... Okuldaki Türkçe
dersini de babam veriyordu. Babam her gece bir duble rakısını içer sonra yatağına
yollanırken “Ben yatmaya gidiyorum Sabahattin” derdi kulağıma sessizce... “Annenin gene
heyheyleri üstünde...” Gider yatardı... Annem ve Fikret de erken yatarlardı... Ben evimizin
balkonuna çıkar saatlerce oturur, boğazdaki duran ya da çok az sayıda da olsa geçmekte olan
gemileri izlerdim hep... Bir gece gene herkes uykuya çekildiğinde yatağımdan kalktım
balkona çıktım.. İstanbul’a gidişi engellemek için ağızlarını boğaza bir yumruk gibi çeviren
toplar gene öylece durmaktaydılar... Bir karaltı gibiydi toplar.. Bizim güvenliğimizi
koruduklarını söylerdi babam ama gene de korkutucuydular... Ben ay ışığının altında
beklemekte olan gemileri izlemeyi seçerdim daha çok.. Gene öyle yaptım.. O gemilerden
birine bindiğimi ve çok uzaklara gittiğimi düşlüyordum... Ama nedense bu tek başıma gidişe
gönlüm razı olmuyor, babamın da benimle gelmesi gerektiğini düşünerek zenginleştiriyordum
düşlerimi... Ama annemi asla istemiyorum yanımızda! Çünkü babamla hep kavga ediyor ..
Fikret’i de istemiyorum. Fikret annemle kalsın... Çünkü annem Fikret’i benden daha çok
seviyor... Birden yanımda Fikret’i gördüm... Herhalde onu da uyku tutmamıştı... “Ben de
durayım mı yanında” dedi.. “Peki” dedim... Sessizce oturdu yanıma... Nefesini alıp verirken
bile dikkatliydi... Düşlerimin bozulmasına kızdığımı bilirdi... Benimle birlikte o da izliyordu
gemileri...
(Birden aydınlanmaya başlar her yer.. Arkasından kararır... Sonra ıslık sesi gibi sesler...
Daha sonra silah ve bomba sesleri... Sanki yaşamaktadır anlattıklarını..)
Fikret hemen sarıldı elime... Nasıl da titriyor zavallıcık... Korkuyla açılmış gözleri...
Anlamaya çalışıyor gibiydi olanları... Ben de ona sarılıyorum... Öylece kaldık... Eylemsiz,
bekliyoruz... Gemilerin yanına yöresine bombalar düşmeye başladı... Denize düşen
bombaların ardından, denizden beyaz minare gibi su sütunları yükseliyor gökyüzüne...
Gemiler kaçmaya çalışıyor... Bir gemi isabet aldı!
(Birden bir uğultu kopar gökyüzünden..)
Uçaklar geliyor... Aman allahım babam nerde? Neden gelip de kurtarmıyor bizi?
İsabet alan gemiden insanlar atlıyor denize... Sahile yüzerek kurtarmaya çalışıyorlar
kendilerini... Fikret iyice sarılmış bana... Yalnızca titriyor... Buna titreme denmez aslında...
Zangır zangır sallanıyor... Önce babam, ardından annem geldi koşarak yanımıza... Annem
Fikret’i yakaladı elinden... Babam da beni... Kucaklarına aldılar bizi... Sokağa çıkıyoruz...
İnsanlar kaçışıyor yaylı arabalara binerek... Kenti terk ediyorlar... Bir yaylıya da biz
biniyoruz... Annem gene babamı suçluyor: “Battaniyeleri unuttun!” Babam hiçbir şey
söylemeden yeniden dönüyor eve... Biraz sonra elinde battaniyelerle geliyor..
Çılgın gibi kaçışan insanlarla birlikte kentten epeyce uzaklaşıyoruz... Artık sesler çok
uzaklardan geliyor... Biraz sonra da duyulmaz oluyor sesler... Fikret:
“Ü....ü....üü...şü...yo...rum..” diyor anneme... İşte o gece kekeme oldu Fikret...
Babam da birkaç ay sonra istifa etti... Çünkü kalp hastasıydı artık... Annemin histeri krizleri
de iyice artmıştı... İçlerinde en sağlamı bendim... Babam bir gün:
“Artık bu koşullarda bu kentte kalamayız..Bu bombardımanın durması mümkün
değil...İzmir’e gidiyoruz..” dedi.